Hükümlülerin seçilme ehliyeti, demokratik bir toplumda üzerinde dikkatle durulması gereken hassas bir konudur. Bu ehliyet, hem seçme ve seçilme hakkının temel bir unsuru olması, hem de kamu düzeni ve güvenliğinin korunması gerekliliği arasındaki dengeyi ifade eder. Türk hukuk sisteminde, bu dengeyi sağlamak amacıyla çeşitli yasal düzenlemeler yapılmıştır. Bu düzenlemelerin temelini ise Anayasa, Siyasi Partiler Kanunu ve ilgili diğer mevzuat oluşturmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 67. maddesi, seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarını düzenler. Ancak bu hakların kullanımı, Anayasa'nın diğer maddeleri ve yasalarla sınırlandırılabilir. Hükümlülerin seçilme ehliyeti konusundaki sınırlamalar da bu kapsamda değerlendirilir.
Siyasi Partiler Kanunu'nun (SPK) 11. maddesi, siyasi partilere üye olamayacak kişileri belirtir. Bu maddeye göre, bazı suçlardan hüküm giymiş olanlar siyasi partilere üye olamazlar ve dolayısıyla seçilme ehliyetine de sahip olamazlar. İlgili madde şu şekildedir:
Siyasi Partiler Kanunu'nun yanı sıra, Türk Ceza Kanunu (TCK) ve Seçim Kanunları da hükümlülerin seçilme ehliyetine ilişkin düzenlemeler içermektedir. Özellikle TCK'nın bazı maddelerinde belirtilen suçlar, hüküm giyilmesi halinde seçilme ehliyetini ortadan kaldırabilir.
Seçilme yasağının kapsamı, hükmün kesinleştiği andan itibaren başlar ve cezanın infazı tamamlanana kadar devam eder. Ancak bazı durumlarda, cezanın infazından sonra da yasak devam edebilir. Örneğin, bazı suçlardan hüküm giyenlerin memuriyete girmesi veya kamu görevlerinde bulunması süresiz olarak yasaklanabilir.
Ancak, bazı istisnalar da bulunmaktadır. Örneğin, affa uğramış veya yasaklanmış hakların geri verilmesi yoluyla seçilme ehliyeti yeniden kazanılabilir. Anayasa Mahkemesi'nin ve Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK) bu konudaki kararları da büyük önem taşır.
Hükümlülerin seçilme yasağı, demokratik toplum düzeninin korunması ve kamu güvenliğinin sağlanması amacıyla konulmuş bir sınırlamadır. Ancak bu sınırlamanın, seçme ve seçilme hakkının özünü zedelememesi ve orantılı olması gerekmektedir. Bu nedenle, her bir vaka özelinde, suçun niteliği, cezanın ağırlığı ve hükümlünün toplumla yeniden bütünleşme potansiyeli gibi faktörler dikkate alınarak değerlendirme yapılması önemlidir.