Sinema tarihinin ilk yıllarında, kamera açısı kavramı bugünkü kadar gelişmiş değildi. Erken dönem filmler genellikle tiyatro sahnesini andıran, sabit ve geniş açılı çekimlerle yapılıyordu. Amaç, hikayeyi en basit ve anlaşılır şekilde aktarmaktı. Bu dönemde kamera, olayların pasif bir gözlemcisi gibiydi.
D.W. Griffith, sinema dilinin evriminde önemli bir rol oynamıştır. "Bir Ulusun Doğuşu" ve "Hoşgörüsüzlük" gibi filmleriyle, yakın çekimler, paralel kurgu ve farklı kamera açıları gibi teknikleri kullanarak sinemaya yeni bir boyut kazandırmıştır. Griffith, kamerayı sadece bir kayıt cihazı olmaktan çıkarıp, hikaye anlatımının aktif bir parçası haline getirmiştir.
Sesli sinemaya geçiş, kamera açısı ve hareketlerinde bazı kısıtlamalar getirse de, zamanla bu durum aşıldı. Yeni teknolojiler ve teknikler sayesinde, yönetmenler daha dinamik ve yaratıcı kamera hareketleri kullanmaya başladılar. Vinçler, raylar ve steadicam gibi ekipmanlar, kameranın hareket kabiliyetini arttırarak sinemaya yeni bir soluk getirdi.
Yeni Dalga, İtalyan Yeni Gerçekçiliği ve Dogma 95 gibi akımlar, kamera kullanımına farklı yaklaşımlar getirmiştir. El kamerası, doğal ışık ve doğaçlama gibi teknikler, filmlere gerçekçi ve samimi bir hava katmıştır. Yönetmenler, kendi özgün tarzlarını yaratmak için farklı kamera açıları ve hareketleri kullanarak sinema dilini zenginleştirmişlerdir.
Dijital teknolojinin gelişimi, kamera açısı ve hareketlerinde adeta bir devrim yaratmıştır. Drone'lar, GoPro kameralar ve gelişmiş bilgisayar efektleri sayesinde, yönetmenler hayal güçlerinin sınırlarını zorlayarak daha önce mümkün olmayan çekimler yapabilmektedir. Sanal gerçeklik (VR) ve artırılmış gerçeklik (AR) gibi yeni teknolojiler, izleyicilere benzersiz deneyimler sunarak sinemanın geleceğine yön vermektedir.