Otoportre, bir sanatçının kendisini resmettiği portre türüdür. Sanat tarihinin en eski dönemlerinden beri var olan otoportreler, sanatçıların hem kendi görünümlerini kaydetme hem de iç dünyalarını ifade etme aracı olmuştur. İlk otoportre örnekleri genellikle sanatçıların diğer figürlerin arasında, küçük bir detay olarak yer aldığı çalışmalardır. Rönesans ile birlikte otoportre, bağımsız bir sanat türü olarak önem kazanmaya başlamıştır.
Otoportreler sadece fiziksel bir benzerlik sunmakla kalmaz, aynı zamanda sanatçının kimliğini, duygularını, düşüncelerini ve içsel yolculuğunu da yansıtır. Bu nedenle, otoportreler birer kimlik arayışı ve ifade aracı olarak görülebilir.
Frida Kahlo, otoportreleriyle tanınan Meksikalı bir ressamdır. Otoportrelerinde genellikle kendi acılarını, fiziksel ve duygusal travmalarını yansıtmıştır. "Kırık Sütun" adlı otoportresi, geçirdiği bir kaza sonucu yaşadığı fiziksel acıları ve çaresizliği sembolize eder.
Vincent van Gogh, yaşamı boyunca birçok otoportre yapmıştır. Otoportrelerinde genellikle kendi içsel sıkıntılarını, ruhsal çalkantılarını ve sanata olan tutkusunu yansıtmıştır. "Kulaksız Otoportre" adlı eseri, yaşadığı bir sinir krizi sonucu kulağını kestikten sonraki halini gösterir ve sanatçının psikolojik durumunu gözler önüne serer.
Rembrandt, yaşlılık döneminde yaptığı otoportrelerle dikkat çeker. Bu otoportrelerde yaşlanmanın getirdiği fiziksel değişimleri ve hayatın zorluklarını yansıtmıştır. Rembrandt'ın otoportreleri, yaşlılığın bilgeliği ve hayatın geçiciliği üzerine derin düşünceler sunar.
Otoportreler, sanatçıların kendilerini ifade etme, kimliklerini arama ve iç dünyalarını keşfetme yolculuğunda önemli bir rol oynar. Fırça ve ayna aracılığıyla yaratılan bu eserler, sadece birer portre değil, aynı zamanda birer kimlik beyanıdır.