Bozkırın ortasında, göçebe ruhlu insanların çadırları rüzgarda dalgalanıyordu. Her bir çadır, bin yıllık bir geleneğin, toprağa ve göğe bağlılığın sessiz tanığıydı. Genç Alibek, atalarının izinden gitmek, sürüleri otlatmak yerine, uzaktaki şehirlerin ışıklarına kapılmıştı. Kalbinde bir yanda atalarının çağrısı, diğer yanda modern dünyanın cazibesi çarpışıyordu. Bu, sadece Alibek'in değil, bütün bir Türk boyunun yaşadığı, kimlik arayışının sancısıydı.